Yankı'nın Son Sayısı >DÜNYADA İLK ÜÇTEYİZ

ÇÖLLEŞME VE EREZYONLA MÜCADELE'DE İLK ÜÇ ARASINDAYIZ

Türkiye bulunduğu coğrafi konumu ile toprak yapısı bakımından erozyon konusunda hassas bir bölgede olduğunu ifade eden Çölleşme ve Erozyonla Mücadele Genel Müdürü Hanifi Avcı, Türkiye’nin son on iki yılda yaptığı çalışmalarla erozyonla mücadelede dünyanın ilk üç ülkesi arasına girdiğini ifade etti. 

Okuyucularimiz için kısaca sizi tanıyabilir miyiz?

Ben Hanifi Avcı. 1959 Mersin doğumluyum.İlk Orta ve lise tahsilimi Mersin’de tamamladım. Karadeniz Teknik Üniversitesi Orman Fakültesi’nden 1979 yılında mezun oldum. O yıldan bu yana da Orman teşkilatının çeşitli kademelerinde görev aldım.  2003 yılında Ağaçlandırma ve Erozyon Kontrol Genel Müdür Yardımcısı oldum. 2008 yıllında ise Genel Müdürü oldum. 2011’de yeniden yapılanma çerçevesinde kurulan Çölleşme ve Erozyon Genel Müdürlüğü’ne atandım. Orman köylüsü bir ailenin evladıyım. Hayatımız ormanlarda geçti diyebilirim.

Faaliyet alanlarınız ve çalışmalarınız nelerdir ?
Genel Müdürlüğümüz çölleşeme ve erozyon konularında çalışmalar yapmakta, plan ve projeler üretmektedir. Bunun yanında kurum ve kuruluşlar arasında koordinasyon sağlamaktadır. Ülke çapında ormancılık faaliyetlerin gerçekleştirilmesi, çölleşme ve erozyon alanlarında önlem almak da görevlerimiz arasındadır. Aynı zamanda sel, çığ ve heyelanlar konusunda da ciddi önlemler almaktayız. Bunların yanında çölleşme ve heyelan konularında AR-GE çalışmalarımız devam etmekte ve model projeler üretilmektedir. Özellikle iklim değişikliğine uyum, kuraklıkla mücadele ve bio çeşitliliğin korunması konularında model projeler yapıyoruz. Bu projeleri ise ülke çapında yer edinmesi için çalışmalar yapmaktayız. 2013-2018 yılları arası için hazırlanan ilk eylem planımız erozyon ile mücadele planıdır. İkinci eylem planımız ise  yukarı havzalar sel kontrolü eylem planı, üçüncü eylem planımız ise baraj havzalarının ağaçlandırılması eylem planı, dördüncü eylem planımız ise maden sahalarının rehabilite edilmesi ile ilgili bir eylem planı hazırlandı. Dört büyük eylem planımız vardır. Bunlar 2014-2018 yıllarını kapsamaktadır. Türkiye’nin su havzalarını içeren planlarımız mevcut olup eylem planlarımızı gerçekleştirmeye çalışıyoruz.
ÜLKEMİZ HASSAS BİR BÖLGEDİR
Erozyonla mücadele çalışmalarınızdan bahseder misiniz?
Türkiye dünyada bulunduğu konum itibari ile coğrafi konumu, stratejik konumu ve toprak yapısı düşünüldüğünde erozyon konusunda hassas bir bölgedir. Türkiye medeniyetlere beşik olmuş bir bölgede bulunmaktadır. Geçmişte 500 milyon ton toprağın denizlere taşındığı şeklinde çeşitli makaleler, yayınlar bulunmaktaydı. DSİ ile ortak çalışmamız ile bu verilerin ne yönde ve hangi alanlarda gerçekleştiği konusunda çeşitli çalışmalarımız sürmektedir. 1970-80 yılları itibari ile söylenen 500 milyon ton toprak kaybı günümüzde 168 milyon tona düşmüştür. Bunun sebebi ise gerçekleştirdiğimiz ağaçlandırma çalışmalarımızın sonucudur. Ağaçlandırma seferberliği ile birlikte, ağaçlandırma ve orman rehabilite çalışmalarımız arttı. Bunun sonucunda orman alanlarından taşınan erozyon miktarı da azaldı. İkinci bir husus olarak ise tarım alanlarının sulamaya açılmasıyla ekilen bitkiler erozyonun önlenmesinde etkili olmuştur. Boş alanların ağaçlandırılması ile de erozyon azalmıştır. Gübreleme, toprağın iyi korunması ve kırsal alandaki nüfusun azalmasıyla birlikte erozyonda bir düşüş meydana geldi. 2023 yılı hedefimiz erozyonla taşınan toprak kaybını 130 milyona çekmektir.

İlerleyen yıllarda Türkiye’nin çölleşme durumu var mıdır?
1990 yılında;  2000 yılına gelindiğinde Türkiye çöl olacak deniyordu. Şimdi ise 2030 yılı için bunu söylüyorlar. Bu tür haberleri takip ettiğimizde bu haberlerin asılsız olduğu ortaya çıkıyor. Nasıl ki Kıbrıs adası büyüklüğündeki toprağın denize karıştığı ölçülmemiş ve asılsız bir bilgiden ibaretse Türkiye’nin çöl olacağı söylentisi de asılsız bir bilgidir. Yalnız bu sözü iyi niyetli de algılayabiliriz. Kamuoyunu daha duyarlı olamaya teşvik edebilmek adına faydalı olduğu da söylenebilir.  Bu konuların yetkili yeri Genel Müdürlüğümüzdür. Bunun haricinde çölleşme denilince aklımıza ilk gelen kum tepesidir. Bu, yanlış bir algı oluşturabilir. Çünkü çölleşme: arazi bozukluğu ve toprakların verimsizleşmesi demektir. Bu, toprağın üretkenliğinin azalmasıdır. 
Çölleşmeyle mücadele, toprağın verimliliğinin azalmasını, betonla kaplanmasını, amaç dışı faaliyetlerde kullanmayı önlemektir. Bu şekilde bir algı oluşabilirse tehlike daha doğru analiz edilebilir.Bu tehlikenin önleminin de alınması gerekmektedir. Bu terimi doğru algılamalıyız.  Türkiye çöl olmayacaktır ancak arazinin bozulması da bir çölleşmedir. Her sanayi alanına toprak temin edilmesi gerekmektedir. Arazi araştırmasının doğru yapılması gerekmektedir. 5. sınıf arazi alanı için değil de 1. sınıf arazi temin edilirse bu büyük tehlike olusturur. Yani arazi araştırmasının çok yönlü olup toprağın önemini ortaya çıkarmalıyız. Hangi araziyi hangi amaçlar için kullanılması gerektiğinin tespiti iyi yapılmalıdır. Görevlerimizden bir tanesi de bu konuyu öne çıkarmaktır. Bunun için de Türkiye’de çeşitli faaliyetler yapmaktayız. Sadece Türkiye’de değil, yurt dışında  da çeşitli iş birliği alanı oluşturmaktayız. 

GÖNÜL COĞRAFYAMIZA YARDIM ELİ
Orta Asya, Afrika, Balkanlar ve Avrupa ile bu alanda iş birliği koordinasyonunu oluşturmaktayız. Bu alanda ülkelerin ortak çalışma yürütmesi gerekmektedir. Gıda sorunu ile ilgili alanlar ve istikrarsızlık birbirine bağlı alanlardır. Bizim gönül coğrafyası dedimiğiz bu ülkelerde çölleşme en büyük sorun teşkil ediyor. Bunların arkasında sosyo-siyasal alanlar da vardır. Biz bu sorunların çözümü için Birleşmiş Milletlerin çölleşmeyle mücadele sözleşmesinin 12. taraflar konferansını bu yıl Ankara’da yapacağız. Bakanlığımız kapsamında Genel Müdürlüğümüzün de ev sahipliği ile bu gerçekleşecek ve 100 den fazla bakan katılacak. Bu alanda en büyük toplantı gerçekleşecektir. Türkiye’nin bu konuda çok yönlü ve eksiklikleri gidermesi anlamında önemli gelişme göstermiştir.

DAHA KAT EDİLECEK ÇOK YOL VAR
Erozyon Türkiye’nin en büyük problemlerinden bir tanesidir ve bu problem hala devam etmektedir. Bu konudaki çalışmalarımız yoğun bir şekilde devam ediyor. Ancak şunu söyleyebiliriz ki, Türkiye erozyonla mücadele konusunda ilk üç ülke arasındadır. Ama bu işi bitirdiğimiz anlamına gelmiyor. Daha kat edilecek daha çok yol var. Özellikle tarım topraklarımızdaki erozyonu önleme için daha çok çalışmalıyız. Türkiye’nin arazi yapısının 60’dan fazlası eğimlidir. Sadece bu durum bile erozyon potansiyelini arttırır. Erozyon konusunda tehlikeli bölgeleri ne kadar bitki örtüsü ile kaplarsanız kaplayın yoğun yağış sonrası erozyon gerçekleşir. Bizler erozyon ve çölleşmeyle mücadelede sadece teknik boyutun değil hem soysa-ekonomik ve kültürel boyutlarına da bakmamız lazım. Çünkü bu alanla birbiri ile bağlantılı olduğu ve önemli sonuçlar doğurduğunu görmüş bulunmaktayız. 
Yukarı dağlık havzalarda, erozyon ile toprak taşınmasıyla birlikte arkasından organik maddeler de taşınıyor. Arazinin verimliliği gidiyor ve daha sonra sel ve taşkınlar meydana geliyor. Bu yüzden erozyonla mücadele ederken bir yandan da sel ve taşkınların önlenmesi için yukarı havzalarda çalışma yapmak gerekiyor. Bu kapsamda Yukarı Havza Sel Eylem Planı’nı hazırladık. Seli öneyici tedbirleri alıp projeleri yapıyoruz. Beş yıl boyunca Türkiye’nin en hassas yerlerinden başlamak için önceliklerimizi belirledik. 2018’den sonra da ikinci beş yıllık planı da hazırlayacağız. Tabi bu işin teknik tarafıydı. Bir de bu işin sosyal tarafı var. Orada yaşayan insanlar hayat şartlarından dolayı ormanlara ve araziye zarar veriyorlarsa ve bunun sonucunda erozyon artıyorsa, o insanlara yönelik de önlem almanız gerekiyor. Bu yüzden biz yukarı havzalarda entegre projeler üretiyoruz. Bu projelerin içerisinde hem kırsal kaklıma, hem gelir kaynaklarının artırılması hem doğal kaynakların korunması hem de o insanların yerinde kalmasını sağlayıcı tedbirler var. Çünkü doğal kaynakların korunmasının sürdürülebilir olmas için de insana ihtiyaç vardır. Oradaki insanlar büyük şehirlere göçtüğü takdirde, dağlar boşaldığında ilk bakışta her taraf yemyeşil oldu, ormanlar kurtuldu gibi bir mantıkla baksanız da bu sürdürülebilir değildir. Çünkü oradaki arazilerin verimli bir şekilde kullanılması için devamlı sürdürülebilir bir şekilde faydalanması için belli bir nüfusun orada kalması gerekiyor. Çünkü o arazilerin işlenmemesi ağaçlandırılma politikasını doğru olduğunu göstermez. 

BİLGİ BİRİKİMİMİZLE BELLİ MESAFE ALDIK
Bir diğer konu da Çığ olayıdır. Dağlık alanlarda turizm faaliyetlerinin artması ile çığ alanlarında can kayıpları meydana gelmeye başladı. Daha öncen de devam eden çığ olayları can kayıplarıyla birlikte kamuoyunun da dikkatine çekti. Biz 2 yıl önce kara yollarından çığların kapattığı alanı tespit ettik. Karayollarında 101 yolun kapandığı tespit edildi. Şu anda Türkiye genelinde 17 tane çığ projesi yaptık. Bunların üç tanesi de uygulandı. Biz bütüncül olarak tüm Türkiye’deki hem her yerleşim alanlarını hem turizm alanlarını hem de ulaşım alanlarını dikkate alarak bir tehlike haritası oluşturduk ve uzman bir ekip oluşturduk. Proje yapan ve üreten bir ekiple önceliklerimizi uygulamaya geçirdik ve bilgi birikimiyle belli mesafe kat ettik. 

Heyelan konusunda çalışmalarınız nelerdir?
Heyelan konusunda da acil olan durumlardan başlamak üzere Türkiye’de bir  uzmanlar grubun oluşması için bir gayretimiz var. AFAD ile birlikte çalışıyoruz. Heyelan aslında Türkiye için çok önemli bir hadisedir. Karadeniz deki erozyonun en önemli sebeplerinden birisi heyelanlardır. Toprak kaymaları sonucunda depremsellik açısından ve sel açısında heyelanlar önemlidir. Buralarda tüm alan ormanlarla kaplıdır neden sel oldu denebilir. İşte burada meydana gelen toprak kaymaları ile ağaçların heyelanlarla sürüklenmesine ve odun envalerinin taşınmasına sebep oluyor. Bizim bunun içinde önlem almamız gerekiyor. Ormancılık faaliyetlerinin heyelanla birlikte uyum içinde götürüyoruz. 
İnsanların her yapığı hareket çölleşmeye olumlu ya da olumsuz etki ediyor. Musluğu açtığınızda akıttığınız suyun fazlalığı çölleşme açısından çok büyük sonuçlar ortaya çıkarabilir. Bir yandan suyun verimli kullanımından bahsetmeliyiz. İklim değişikliğinin sonucu çölleşmenin artmasında  ve gıda güvenliğinin azalmasında atılan her adımın etkisi vardır. Giydiğimiz her elbisenin bir maliyeti vardır. Bu maliyetin içinde kaç ton su kullanıldığı, ne kadar petrol tükettiği, ne kadar enerji kullanıldığını hesap edildiği zaman yapılan her şeyin birbirini etkileyen bir döngünün olduğunu görüyoruz. O zaman insan olarak öncekilikle tutumlu olmayı, zamanımızı işimizi işimizde verimli olmaya dikkat etmeli ve yaptığımız her hareketin çevreye nasıl etki ettiğini düşünmemiz gerekiyor. Bu yüzden hayat şeklimizi tekrar gözden geçirmemiz gerekiyor. 
Son olarak eklemek istedikleriniz…
Son yıllarda Türkiye mazlumların sesi olmaya Osmanlı misyonuna yakışır biçimde bir misyon üstlenmeye başladı. Bundan 4 yıl önce Afrika’nın Senagal ilçesinin bir köyüne gittiğimizde ‘biz Türkiye’den geldik’ dediğimizde, ‘hoş geldiniz, ancak çok geç geldiniz’ dedi. Senegal hiçbir zaman Osmanlı sınırlarında kalmadı ama orası da bizim gönül coğrafyamız. Ve oranın masum ve mazlum halklarına da el uzatmamız Türkiye’nin büyüklüğüne yakışır bir hareket olur. Gönül coğrafyamız dediğiz bu bölgelerden insanların bizlerden beklentileri var. Bizim Türkiye’deki sorumluluğuz dışında yurt dışındaki sorumluluğumuzun da bilincinde olmamız lazım. Bu çerçevede Afrikada, Orta Asya’da çalışmalar yürütüyoruz. 
 





Parlametre
Serbest Kürsü

Anket

Türkiye'nin Dış Politikasını Olumlu Seyirde Güçlendirecek Ana Unsur Nedir ?
Yankı Dostluk Platformu
  • Facebook'ta Yankı Dergisi
  • Twitter'da Yankı Dergisi
  • Youtube'ta Yankı Dergisi