DOÇ.DR. KÜRŞAD ZORLU   kzorlu77@gmail.comDOÇ.DR. KÜRŞAD ZORLU kzorlu77@gmail.com


DİLİ KORUMAK ORTAKLIĞA SAHİP ÇIKMAKTIR


Bireysel açıdan kimlik, toplumsal uyum ve bütünleşmenin boyutunu belirlemekle birlikte aidiyet duygusunu geliştirme ve bir yaşam felsefesi meydana getirebilme açısından güçlü biz zemin vazifesi görmektedir. Özellikle son dönemde yoğunlaşan kimlik konusundaki tartışmalar bir tarafa, toplumun güçlenmesi adına uzlaşma isteği ve inancı olan bireylerin aynı toplumsal sistemin gelecekteki başarısı üzerine odaklanması, düşünce ve hayallerini bu yönde geliştirmesi çok önemlidir. Bu istek ya da beklentinin bizim gibi toplumlarda sonuç verebilmesini için “kültür” ve “dil” arasındaki bağlantının iyi anlaşılması ve bu bağın korunabilmesi gerekmektedir.
Kültür, bireyleri veya toplumları birbirinden ayıran ya da yakın tutan yegane unsurdur. Onun içindir ki milliyetimizin temeli kültürdür. Hofstede, kültürü “bir toplumun bireylerinin diğerinden ayırtedilmesini sağlayan ortak akıl programlarıdır” şeklinde tanımlamaktadır. Prof. Dr. Selami Sargut daha kapsamlı olarak kültürü meydana getiren unsurları insan eliyle oluşmuş yapay varlıklar, kavramlar ve simgeler olarak değerlendirmektedir. Sargut’un bu konudaki çalışması Türkiye’ye dışarıdan dayatılmak istenen belli meseleleri kültür odağında irdelemek bakımından okunması gereken bir başucu kaynağıdır. Kültüre ilişkin bu genel yaklaşımın odağında “dil” ve “simgeler” bulunmaktadır. Öyle ki kültürel bağlamda taşıyıcı kolon “dil”dir. O kaybolursa ya da ortaklık statüsünü kaybederse kültürel parçalanmanın ve ardından yıkılmanın başlayacağı düşüncesi tarihsel bir tekerrür niteliğindedir. Ancak bu iki temel unsur farklı toplumlar ve hatta aynı toplum üyeleri arasındaki kültürel ayrışmanın hem sebebi hem de sonucu haline gelebilmektedir. Öteden beri Türk toplumunu kimlik temelinde ayrıştırma ya da farklılıkların zenginliği düşüncesiyle irdeleyenlerin “ortak dil” söyleminden bir türlü vazgeçemeyişini böylesi bir zorunluluk üzerinde tartışmak gerekmektedir.
Bu kapsamda Batı düşüncesinin (Kıta Avrupası ve Kuzey Amerika) ya da onun ortaya koyduğu ölçülerle gerçekleşen bilgi üretme süreçlerinin mutlak üstünlüğü yakın tarihimizin sorguladığı hususlar arasındadır. Bir bakıma batılı değerlerin her sistem ve şart altında “en iyisi” olduğu görüşü kökten reddedilmeye muhtaçtır. Yale Üniversitesi psikologlarından Miligram’ın ABD’nin belli bölgelerinde yaptığı bir araştırma farklı kültürlere dayatılan “en iyi” yaklaşımını özetler niteliktedir. Miligram özellikle kentlerdeki çok sayıda insanın zor durumdaki bir çocuğa yardım edip etmeyeceğini incelerken katılımcıların üçte ikisinin “asla yardım etmem”görüşünde ortaklaştığını fark etmiştir. Oysa ki küçük kasabalarda durum biraz daha farklıdır. Yine doğu toplumlarında bu davranış biçiminin oldukça olumlandığıgörülmektedir. Çok açık ki insanı, insan davranışlarını ve algılama biçimini kültürel çevresi yönlendirmektedir. Gelinen noktada epistemolojik (bilimsel bilgiye ulaşma yolu) tartışmalar yükselmiş ve bununla birlikte kültürel görecilikyani kültürün toplumdan topluma ve hatta aynı toplumun farklı alt sistemlerinde değiştiği inancı yerleşmiştir.
İşte bu ikilemin odağında “dil” konusu gündeme gelmektedir. Toplumların gerçek dünyası geçmişten geleceğe taşınan dil alışkanlıkları ile hayat bulur. Dil farklılaşmasının toplumların dünyayı algılama ve kavramlaştırma sürecinde temel belirleyici olduğunu belirtmek gerekir. Benjamin Whorfevrendeki nesneleri, olayları ve değerleri algılama uğraşında olan insanların kullandıkları dil aynı değilse ya da uyum sorunu yaşıyorsa o insanların kültür ögesi başta olmak üzere farklı düşünüp öyle yaşamaya başlayacaklarını belirtmektedir. Burada özgürlük kısıtlamasından söz edilemez. Zira bugün bize rol model olarak sunulan en özgür toplumlarda bile dilin kullanımı konusunda bir eşbiçimsellik söz konusudur. Dil ve kültür birbiri üzerinde egemenlik kurmasa da birbirini tartışmasız etkileyen ve içeriğini belirleyen unsurlardır. Aynı düşünmeyen ve hissetmeyen insanların ayrışmasına neden olan unsurlardan birisi de kullandığımız dili de içine alan simgeler bütünüdür. Eğer simgeler bireyler arasında farklılaşıyorsa o toplumun tüm kurumları psikolojik ve hatta fiziki olarak bir çatışma ortamına sürüklenebilmektedir.
Bütün bu yaklaşımlardan hareketle şunlar söylenebilir. Türkiye üzerinde hesapları olan güç odakları yıllarca bütün saldırılara ve oyunlara rağmen istedikleri nihai sonuca ulaşamadılar. Ama kendisini iyice hissettiren bir tehlikeyi de görmemek mümkün değil. Milletimizi birbirine bağlayan dilimizle, kültürel dokumuzla oynanması geri döndürülmesi zor bir süreci tetikleyecektir. Nitekim toplumsal sistemimiz de taşıyıcı kolon “Dil”dir. O yıkılırsa ya da ortaklık statüsünü kaybederse kültürel parçalanma ve ardından yıkılma başlayacaktır.
Doç.Dr.Kürşad ZORLU

05.09.2016

Parlametre
Serbest Kürsü

Anket

Türkiye'nin Dış Politikasını Olumlu Seyirde Güçlendirecek Ana Unsur Nedir ?
Yankı Dostluk Platformu
  • Facebook'ta Yankı Dergisi
  • Twitter'da Yankı Dergisi
  • Youtube'ta Yankı Dergisi