DOÇ.DR. KÜRŞAD ZORLU   kzorlu77@gmail.comDOÇ.DR. KÜRŞAD ZORLU kzorlu77@gmail.com


TÜRKİYE - AZERBAYCAN ORTAK DİASPORA GEREKLİLİĞİ - 1

19. Yüzyılın ikinci yarısında temelleri atılmış olsa da Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki kaotik durumun 1980’li yıllarda soğuk savaşın izlerini kaybettirmesiyle şekillendiği söylenebilir. Bu kapsamda Sovyetler sonrasında Azerbaycan ve Ermenistan dış politikasında farklı öncelikler dikkat çekmektedir. Ermenistan’ın sürdürdüğü dış politikaya bakıldığında ABD ile yakın, Rusya ile olabildiğince entegre ve temelde Türkiye karşıtlığını ön plana çıkaran hırçın-çatışmacı bir dış politika sergilediği; Azerbaycan’ın ise genel olarak dengeli bir dış politika sürdürürken dönemsel olarak ABD, Rusya ve Türkiye ile ilişkilere odaklandığı görülmektedir. 
Bununla birlikte Sovyetlerin dağılmasıyla ortaya çıkan genç devletlerin ekonomik gelişme açısından en önemli hedefi Batı’dan gelebilecek kredi ve diğer imkanların harekete geçirilerek doğal kaynakların işlenmesi, yenileşmenin sağlanması ve dünyaya entegre olunmasıydı. Bu çerçevede her ülke jeopolitik ve stratejik açıdan “en önemli” olduğunu ileri sürüyordu zamanla bu ülkelerin bir kısmı (Azerbaycan bunlardan birisi) uluslararası sistemde belirli başarılar sağlarken bir kısmı küresel ve bölgesel mücadelelerin daha fazla etkisinde kalıyordu. Bu durum tarihi süreç içerisinde Azerbaycan-Ermenistan ilişkilerinin Sovyetler Birliği’nin kuruluş, genişleme ve dağılma süreciyle ilişkilendirilmesini mümkün kılıyordu.
Nitekim Nursultan Nazarbayev 17 Ağustos 1991’de Bağımsız Devlet Topluluğu’nun istikrarı için Gorbaçov’a başvuruda bulunarak şöyle diyordu, “Azerbaycan Ermenistan arasındaki kanlı çatışma 4 yıldır sürmektedir. Bu problem kuvvet kullanma yöntemiyle çözülemez. Maalesef sadece diplomasi yolu kalmıştır. SSCB silahlı kuvvetlerinin oradaki bazı hizmetlerinin gereksiz olduğu kanaatindeyiz.” Nazarbayev’in o dönem bahsettiği kuvvetlerin 1989-1992 yılları arasında Ermenistan’ın Azerbaycan’a yönelik haksız saldırılarında kullanıldığı farklı kaynaklarca teyit edilebilir. Nazarbayev ayrıca aynı belgede “ara agayın” (ara bulucu) olmayı da teklif ediyordu. Ancak o sıralar Rus yöneticilerin önceliği Rusya Federasyonu’nun sınırları ve toprak bütünlüğünün sağlanmasıydı. 
Tarihi süreç içerisinde Ermenistan’ın bir proje devleti olarak Rusya ve diğer bazı ülkelerce kullanılması Azerbaycan ve Türkiye’nin de içerisinde yer aldığı bu coğrafyadaki stratejik-jeopolitik güç dengesini değiştirmek ve kontrol etmek düşüncesiyle ilişkilendirilebilir. Ermenilerin 19. Yüzyılın ilk yarısından itibaren “Büyük Ermenistan” projesinin gerçekleşeceğine inanması ve bu amaç için ayrılıkçı hareketlere yönelmesi meydana gelen olayların en önemli motivasyon zeminidir. Bugün artık Sözde Ermeni Soykırımı iddiaları ile Dağlık Karabağ probleminin birbirinden ayrılması imkansız hale gelmiştir. Bu açıdan bakıldığında olmazsa olmazlar ve asgari koşullar bir yana konularak her iki konuda verilecek taviz ya da atılacak yanlış adımlar diğerini bütünüyle etkileyecektir.
Aslında ortada bir karşılıklı bir toprak problemi yoktur. Ermenistan’ın kendi tarihsel dayanakları ile şekillendirdiği mümkün olmayan istekler vardır. Bu süreçte toprak talep eden Ermenistan topraklarında çıkılmasını isteyen ise Azerbaycan ve onunla birlikte hareket eden Türkiye’dir. 
Sözde Soykırım İddiaları
Dağlık Karabağ ve Hocalı meselesi sözde Ermeni Soykırımı iddiaları ile ayrılmaz bir bütün teşkil ettiğine göre Ermenistan ve diasporanın sözde iddiaları hakkında şu 4 temel hususu irdelemek gerekir:
Birincisi; Ermenilerin  “soykırım” ile özdeşleştirdiği 24 Nisan 1915 tarihi,  “tehcir”  olarak ifade edilen “Sevk ve İskan Kanunu” ndan önceki bir tarihtir. Savaşın giderek yoğunlaştığı o tarihlerde cephe gerisini güvenli kılmak için Genelkurmay Başkanlığı, İçişleri Bakanlığı’na bir yazı göndermiş ve kışkırtıcı Ermeni örgütlerinin kapatılmasını istemiştir. Bunun üzerine 345 Ermeni komiteci tutuklanmıştır.
İkincisi;  “soykırım” etnik veya dini bir grubu, grup olarak tamamen ya da kısmen imha etmek maksadıyla işlenen fiillerdir. Tehcir ise insanların devlet eliyle göç ettirilmesidir. Oysa o dönem çıkarılan kanun  “Sevk ve İskan” kanunudur. Üstelik 1 Haziran 1915 tarihinde çıkarılan 3 maddelik bu kanun birebir Ermenilerle ilgili değil, savaşın seyrini olumsuz etkileyebilecek, asayişi bozacak tüm organize çabalara yöneliktir. Böylelikle bir kısım Ermeniler de özellikle Ruslarla olan iş birliği ve çıkardıkları isyanlarla bu kanunun rahatlıkla kapsamı içerisinde yer almışlardır.
Üçüncüsü; savaşın giderek yoğunlaştığı günlerde çoğunlukla Suriye ve Şam bölgesine doğru gerçekleşen sevk ve iskan sırasında karşılıklı olmak kaydıyla üzücü hadiselerin yaşandığı inkar edilemez. Bu hadiseler farklı cephelerde savaşılan ve ulaşım imkanlarının son derece kısıtlı olduğu o dönemin koşulları dikkate alınarak irdelenmelidir.
Dördüncüsü; söz konusu süreçte sevk edilenlerin önemli bir kısmının kayıtları mevcut olup, belirtilen işlemler sırasında meydana gelen ölümler sebebiyle 500’den fazla kişi tutuklanmış ve 200 kişi idam cezasına çarptırılmıştır. Ayrıca sevk ve iskana tabi tutulanlar belirlenirken, savaş ortamında düşmanla birlik olan ya da asayiş ve güvenliği sekteye uğratan kişi ve kuruluşlarla bu olayların içinde yer almayan Ermeni vatandaşlar birbirinden ayrı tutulmuştur.
Peki ne yapılmalı? Gelecek sayıda bu konuya değineceğiz.

11.03.2015

Parlametre
Serbest Kürsü

Anket

Türkiye'nin Dış Politikasını Olumlu Seyirde Güçlendirecek Ana Unsur Nedir ?
Yankı Dostluk Platformu
  • Facebook'ta Yankı Dergisi
  • Twitter'da Yankı Dergisi
  • Youtube'ta Yankı Dergisi